Meyvenin suyunu çıkarmak bana biraz acımasızca geliyor. Biri benim suyumu çıkarsa, kutuya koyup markette satsa hiç hoşuma gitmezdi...
Kendinizi her gün kullandığınız eşyanız, yediğiniz meyve, sebze ya da balık, bindiğiniz araba, yavaş çalıştığında sinirlendiğiniz bilgisayarınızın masanın üstüne vurduğunuzda daha hızlı çalışacağını düşündüğünüz faresi, ayakkablarınız ya da diş fırçanızın yerine koydunuz mu?
Ben koymadım ama bugün düşündüm. Acaba o ayakkabı ben olsaydım ve her gün akşama kadar birini üzerimde taşısaydım, bütün ağırlığını son gramına kadar hissetseydim tepemde hoşuma gider miydi? Hayır hiç hoş olmazdı. Mesela bir portakal, ne kadar dayanabilirsiniz ki bir portakal olmaya. Biri gelecek bir gün, ya sizi soyup yiyecek ya da sıkıp suyunuzu çıkaracak. Gerçi hergün biz kendimiz de çıkarıyoruz kendi suyumuzu ama portakalın hiçbir savunması yok. Kaçsa kaçamaz, atlasa ağaçtan onu da yapamaz, düştü diyelim ama o zaman da birinin yuvarlaması gerek. Zaten birkaç günlük ömrü var onu da doya doya yaşayamadan biri alacak ya yiyecek ya içecek. Hayat mı bu...
İyi ki diş fırçası değiliz. Düşünüyorum da ya bir bomba olsaydınız, kimi zaman "bomba gibiyim" deriz ya, aslında hiç de bomba gibi değiliz. Biri pimi çekse uçarız havaya. Ben hiç "bomba gibiyim" dedikten sonra havaya uçan birini görmedim. Mesela ben çocukken bizim bir amca vardı -adını unuttum- nasılsın amca dediğimizde "bomba gibi" derdi ama o amca patlamadı bir türlü. Bazı insanlar da sinirlendiklerinde ellerinde ne varsa onu fırlatırlar ya, iyi ki öyle birinin eline düşmüş bir telefon değiliz. Tek kullanımlık olurduk o zaman. Şimdi çok kullanımlığız, bir türlü şarjımız da bitmiyor. Elbet bir gün herkesin şarjı bitecek ama iyi ki şarja takmıyoruz kendimizi. O zaman çok garip olurdu. Elektrik girişi yok, nasıl şarjolacaksın ki..?
Eşyalarımıza kötü davranıyoruz. Mesela çekici öyle bir vuruyoruz ki çiviye, çivinin yerinde olsak ilk vuruşta bayılırız. Çekiç için hava hoş ama bizim tarafımızdan bakınca hoş. Onu bir de çekice sor. Biri beni ayaklarımdan tutup kafamı bir çiviye vursa arka arkaya, kendimden geçerim herhalde. Çivi çekiç o kadar fazla kullandığımız araçlar değil, aslında insanın yerinde olmak istemeyeceği en zor durumlardan biri de paspasınki. Hergün tepeleniyorsunuz, üstelik bunun karşılığında aldığınız tek şey akşam olduğunda tozunuzun alınması. Onu da ya bir ağaca ya da duvara vurarak yapıyorlar. Bari onu nazikçe yapın, madem iyilik yapıp tozunu alacaksın bari bir yere vurma. Hayır ne istiyorsun bir paspastan, ne alıp veremediğin olabilir ki. İnsan olduğumuz için çok şanslıyız.
İşte asıl olay bu, insan olduğumuz için çok şanslı olmamız. Peki insan olduğumuz için ne kadar şükrediyoruz. Ya da sürekli hayattan şikayet ediyoruz da bu dünyaya gelmek için yaklaşık iki buçuk milyon kardeşimizi neden eledik. Daha doğmadan önce başlayan bu yarışı doğduktan sonra da sürdürüyoruz. Doğmadan önceki yarışı anlıyorum zorunluydu ama şimdi neden yarışıyoruz. Nereye varacağız bu yarışın sonunda, ödül ne, en öne geçersek ne olacak. "Dünya malı dünyada kalır" diyoruz ama dünyadan ne alırsak o kâr felsefesini de bir türlü bırakamıyoruz. İnsanın kendine gösterdiği yetersizlikten mi kaynaklanıyor bu yarış. Bu arayışın sebebi olmalı. Neyse konumuz dağıldı...
Bir meyve olmadığımız için şükretmeliyiz bence. Kimse suyumuzu çıkarmıyor, tepemizde gezinmiyor, kafamıza çekiçle vurmuyor peki ne istiyoruz ki biz bu hayattan daha fazla. İsteme hakkımız bile yok belki de. Hiçbir canlıya verilmemiş olan aklımızla beynimizin %10 dan fazlasını nasıl kullanabiliriz diye düşünmeliyiz bence. Ömrümüzün üçte birini uyuyarak geçiriyoruz çoğumuz.