| Tiyatro Hakkında |
|
|
| Cuma, 27 Temmuz 2007 | |
İnsanoğlu, tarihin tüm evrelerinde kendini ifade etmenin ve dünyada kalıcı bir iz bırakmanın peşinden gitmiştir. Tüm varlıklar içinde, öleceğini idrak edebilen tek varlık olarak insanoğlu, bu kaçınılmaz sondan bile kurtulmanın yollarını aramayı sürdürmüştür. Ölümsüzlük sevdasıyla, aramaktan vazgeçmediği sihirli çeşmeler kalmamış, dilek ağaçları kuruyuncaya kadar bez bağlamaya devam etmiş, ama; nihayetinde istediği şeye asla ulaşamamıştır. Bu arayış, insandan insana değişen özellikler de göstermiştir. Kimisi, kösnücül duygularla, kimisi de erdem yüklü duygu ve düşüncelerle karşı koymaya çalışmıştır ölüme. Fiziksel olanın yok olacağını kabullenip de, ismâni olanın, ebedîyete intikal edeceğine inanarak eylemlerini sürdürmüştür insanoğlu. Bunu yapabilmenin, yani, insanların benliklerinde ve tarihte yer edinebilecek olmanın umudu ve avuntusuyla, estetik ve âhenk içeren işlere yönelmiş ve sanata yatkınlık ortaya çıkmakta gecikme- miştir. Önce; dinsel, yüce varlıklara atfedilen işlerde kendini gösterir sanat. Daha sonra; bu, minnet dolu, estetik eylemlerin, halk yararına da kullanılabileceği keşfedilmiştir. Bu sayede, halkın bir araya gelmesinde etkili olan sosyalleşme isteğine doğrudan katkıyı sanat yapmıştır. Hem etkinliği yapıp sunanı, hem de izleyenleri etkisi altına alıp onlarda duygusal hazzı yaşatmasından ötürü etkisi güçlenmiştir. Antik Çağ’dan bu yana var olan ve sanat dallarının birçoğunun doğuşuna ebelik etmiş olan tiyatro ise, şaşmaz tanımı olan , ‘’İnsanı, insana, insanla anlatmak’’ kaygısındaki hassas dengeden ötürü hak ettiği yeri almıştır. Günümüz tiyatro anlayışındaki ince çizginin bir ucu züppeliğe; öteki ucu da bağnazlığa çıkar. Günümüz şartlarında, özellikle de kentimizde yapılmakta olan bazı faaliyetler tiyatro adı altında halka sunulmaya çalışılsa da, amiyâne bir sahne gösterisinden öteye geçememektedir. Bunun sebebi, bu işi yapmaya çalışanların, giriştikleri iş hakkında asgarî düzeyde dahî bilgilerinin olmamasındandır. Bu da, doğal olarak, halkın kafasını kurcalamakta ve tiyatro ile diğer teatral birer gösteri bile sayılamayacak bazı işlerin birbirine karıştırılmasına sebep olmaktadır. Bir sahne gösterisinin teatral sayılabilmesi ya da, doğrudan ona tiyatro denmesi için belli başlı koşullara uyulmalıdır: Tiyatronun amacı; halkı örnek dil, tutum ve kültür seviyesine taşıma kaygısıdır. Ayrıca, sahnede dramatizasyonu yapılacak öykü veya kurgunun da bir çıkış sebebi, bir derdi olmalıdır. Bütün bu kaygılardan herhangi birini taşımaktan aciz bir işe, tiyatro denemez. Özellikle kentimizde yapılan işlerde sahneye taşınan dil unsurlarının bilinçsizce kullanımı, hassas bir konudur ve kesinlikle kabul edilemez. Tiyatroda dikkat edilmesi gereken bir başka husus da; drama sanatının işleyişini iyi bilmektir. Dramaturji ve dramatizasyon; doğru yapıldığında seyirciyi hemen etkisi altına alacak olan temel unsurlardır. Hattâ, birçok ülkede eğitim sistemindeki yerini almış olan Drama Eğitim Tekniği de, bize tiyatronun etkisinin nereden kaynaklandığını en güzel biçimde gösteriyor. İnsanoğlunun uslanmaz tabiatı dolayısıyla, her şeyi deneyimleyerek öğrenme çabasında, yardımımıza koşan Drama Eğitim Tekniği, bize, yaşayarak öğrenmeyi sunuyor. Bu eğitim tekniği tiyatronun temeli olan dramadan doğmuştur. Çünkü tiyatro, sahnede yarattığı eşsiz iletişim ve enerjiden dolayı seyirciyi içine çekme ve kendini onun ya da onların yerine koyma duygusunu yaşatır. Seyrettiği oyunun etkisi altına giren kişide yaratmak istediğimiz temel nokta ise duygusal arınma diye de târif edebileceğimiz, ‘’katharsis’’tir. Uçlarda gezinen duygularını tiyatro salonunda bırakıp giden bireyin, kendini gündelik yaşamda rahat ve dingin hissetmesi, ‘’katharsis’’ prensibinin temel hedefidir. İşte bu amacın yarattığı olumlu toplumsal yapının kıymetini bilen Avrupa toplumları, savaşlardan sonraki gerginliklerin önlenmesi adına, ilk olarak, tiyatro salonlarını onarmıştır. Avrupa televizyonlarında yayınlanan kamera şakalarına verilen rahat tepkinin en güzel açıklamasıdır, ‘’katharsis’’ in yarattığı etki. Bu arınma hissi ne kadar güçlü biçimde sağlanırsa, o kadar iyidir. Buradan yola çıkarak, tiyatroda oyunculuk çalışmalarına yön vermiş olan, Rus oyun yazarı, oyuncu, rejisör(yönetmen) ve eğitmen Tiyatro Kuramcısı Kostantin Stanislavski, dugulanımsal anımsamaya dayalı oyunculuk tekniğini yaratmıştır. Bu oyunculuk tekniğine Stanislavski Yöntemi denir. Yıllardır tüm dünyada uygulanan bu teknik sayesinde seyirci, oyunun içine, ister istemez, girer. Çünkü; bu teknik, oyuncunun rol yapması değil, rolü giyip kuşanıp yaşamasıdır. Bütün televizyon dizilerinde ve sinemada etkilendiğimiz gerçekçiliğin sebebidir, Stanislavski Yöntemi. Her sanat dalının kendine özgü biçim ve biçemleri vardır. Önemli olan; bu gereklilikleri yerine getirerek sanat icra etmektir. Bu icratta eksiklik olduğunda; sanat, maksatsız, mesnetsiz bir olgu gibi görünebilir. Oysa ki sanat; bütün bu, maksattan ve mânâdan yoksun olguların karşısında durur ve bireyi kösnücül duygulardan kurtararak, ona, kendi hayatını anlamlı kılma şansını tanır. Sanatın ve özellikle de, tiyatronun değerini iyi bilen Ulu Önder Atatürk; ''Tiyatro, bir milletin kültür seviyesinin aynasıdır.'' diyerek, bu değere vurgu yaparken; Hz. Muhammed (s.a.v.) de;''Sanatla uğraşan mû'min, ne güzel mû'mindir.'' diyerek, sanata dikkat çekmiştir. Yorumlar (0)
![]() Yorum Yazın
Yorum ekleyebilmeniz için giriş yapmanız gerekiyor. Henüz bir hesabınız yoksa lütfen kayıt olun.
|
|
| Son Güncelleme ( Cuma, 27 Temmuz 2007 ) |
|
Altay ÜSTÜNDAĞ |
Bağlı değil
Yazara E-Posta Atin
|
|